Zeybeklik Kurumu’nun tarihi ile ilgili tartışmaları incelemekteki amaç, genel bilgi aktarmak niteliğindedir. Kurumun eylemleri, göçleri, geçirdikleri değişimler vb. ayrıntılardan, söz edilmesi gerekli görülmemiştir. Bu ayrıntıları aktarmak yerine, kökenlerinin neresi olabileceğine dair ortaya atılan iddialar üzerinde durmak tercih edilmiştir. Bu konudaki görüşlerin, kaynak kitaplara yönelik yapılan araştırmalar sonucunda konunun iki farklı cephe şeklinde ele alındığı saptanmıştır. Bunlardan birincisini; zeybeklerin Orta Asya kökenli olduklarına ve çok önceki tarihlerde (M.Ö) ortaya çıktıklarına dayandırılan tezler; ikincisi ise Anadolu ve Ege Denizi Havzası kökenli oldukları varsayımlarıdır. İkinci olarak adlandırılan varsayımlarda; coğrafî olarak bir birlik sağlanmasına karşın, tarihsel ve ırksal kökenler bakımından ayrı fikirlerin varlığı göze çarpmaktadır. Aşağıda ağırlıklı olarak bu varsayımlara örnek teşkil edecek alıntılara yer verilmiştir.

Bu konudaki iddiaları aktarmaya Onur Akdoğu’dan başlamak yararlı olacaktır. Akdoğu, iddialarının kabulü için geniş çaplı açıklamalar yaptığı kitabında (Akdoğu, 2004, C:1, s:86) ilk olarak söyledikleri şunlardır:

“...Doğal olarak Türk tarihiyle birlikte başlaması gereken Zeybekler’in tarihinin de başlangıç noktası, Türklerin yaşadığı bölge olan Orta Asya’dır...”

Ardından, daha önce de kelimenin kökenini açıklarken bu konudan bahsettiğini hatırlatarak şunları ilâve etmiştir:

“...Sonuç olarak, yüzyıllar sonra zeybek olarak adlandıracağımız saybaklar, ilk kez İzmir ve Efes’de varlıklarını hissettirmişler, ardından, tüm Ege sahillerini ve adalara yayılmışlar, daha sonra da Bizans’ın buraları zapt etmesi sonucu, çok az bir kısmı bu yörelerde kalmasına karşın, büyük bölümü Menderes Havzası’na çekilmişler ve buralara yerleşmişlerdir...”

Akdoğu’nun iddia ettiği üzere zeybekler tarihi, Türk tarihi ile başlamış, çeşitli sebeplerden dolayı önce Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa’ya, oradan da Bizans askerî birlikleri vasıtası ile Batı Anadolu’ya geçmiş ve burada yerleşmişlerdir.

Aynı görüşte olduğu anlaşılan ancak geniş açıklamalara yer vermeyen Türkoğlu’nun ilgili sözleri aşağıda nakledilmiştir:

“...Zeybeklerin ise fanatik de olsa Müslüman olduklarını bizzat Charles Texier dahi kabul eder. Ayrıca adları İslamî ve büyük ölçüde Türkmen (Orta Asya) kaynaklıdır. Bu duruma göre zeybeklerin eski Anadolu halklarından olmadıkları kesindir... (Türkoğlu, “Tarih İçinde Zeybek Kıyafeti”, 1991, s: 32) ”

Aşağıda tıpkıbasım (Şopolyo, “Efe, Zeybek, Kızan... Yaşayışları ve Âdetleri”, 1991, s: 82–83) olarak verilen Enver Behnan ŞOPOLYO’nun bu görüşü her ne kadar ilk bakışta “Zeybeklik Kurumu Ege Denizi Havzası’nda oluşmuştur” savını savunuyormuş gibi görünse de, dikkat edildiğinde anlaşılacağı gibi menşei olarak Oğuzları yani Orta Asya kökenli olduklarını göçler sürecinde Batı Anadolu’da yerleştiklerini iddia etmektedir.

“...Efeler, Türklerin Oğuz kavmine mensupturlar. Anadolu’ya gelen Oğuzlar hakkında “Aşık Paşazâde” tarihinin 205. sahifesindeki şu kayıt bulunmaktadır. Eserinde Oğuzları “Gaziyan Rum”, “Ahiyan Rum”, “Abdalan Rum”, “Baciyan Rum” olmak üzere dört kısma ayrılıyor. Gaziyan Serdengeçtiler, Dalkılıçlar olup, bunlar uçlarda yerleştirildi. Ahiyan, Ahîlerdi. Bunlar sanatkâr olup, aralarında yiğit teşkilatları vardı. Abdalan ise, Kızılbaş kollardır. Baciyan ise, Türk kadın ayanlardı. Biz bugün dört kolun birleştikleri mıntıkaları görebiliyoruz.

Gaziyan uç yerlerde, yani Garbi Anadolu’dadır. İşte efeler, zeybekler dediğimiz bu insanlar, en eski Türk teşkilatının, yani Serdengeçtilerin son bakiyeleri olduğu kanaatindeyim.

...İşte efelerin Oğuzların Gaziyan kolu olmaları kuvvetle muhtemeldir...” Bu hususta beyan edilmiş bütün iddialar elbette bu kadarla sınırlı değildir. Örnek olarak yapılan bu alıntılar, belli başlı öğeleri içermektedir.

Ortak noktaları ise; Orta Asya kökenli oluşları, ırksal kökenlerinin Türk olduğu iddiaları ve çeşitli göçler sonucunda Batı Anadolu’da yerleşik duruma geçtikleri olarak özetlenebilir.

Bu iddialar, iki kısımda incelenmelidir. Bunun sebebi ise, ırksal köken olarak kimi iddialarda farklılık görünmesi gösterilebilir.

Ege Eski Medeniyetleri Kökenli Oldukları İddiaları

Bu konuda pek fazla iddiada bulunan olmaması dikkat çekici olmakla birlikte, zaman zaman kimi yazarların çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanan makalelerinde bu konuya kısaca (Bu kaynakların varlığının bilinmesine rağmen, yapılan çalışma süresinde ilgili makalelere ulaşılamamıştır) değindikleri bilinmektedir. Aşağıda Bedri Noyan’ın ilgili sözlerine (Noyan, “Folklorda ve yaşamda Aydın Efesi”, 1982, s: 8) yer verilmiştir:

“...Zeybekliğin tarihi, Ege yöresinin uygarlık tarihi ile yaşıttır. Milattan 3000 yıl önceleri de Ege Denizi ile Akdeniz’de yelken fora eden zeybekler vardı...”

Bu verilen örnekteki açıklamanın sınıflandırılırken “Ege eski medeniyetleri” sınıfına dâhil edilmesi, verilen tarihle alâkalıdır. Çünkü ilgili metnin sahibi (Noyan), ırksal bir köken belirtmemesine rağmen; tarihimiz ile ilgili çağdaş kitaplarda, verilen zamanda (MÖ.3000) Batı Anadolu ve Akdeniz Bölgeleri’nde Türklerin yaşadığına dair açıklamaların bulunmaması sonucunda, konunun uzmanları ile yapılan bire bir görüşmelerde varılan ortak kanaat olarak bu sınıfa dâhil edilmiştir.

Batı Anadolu’da Ortaya Çıktıkları İddiaları

Bu iddialardan ilk olarak, Ziya Şakir’inkiler aktarılacaktır. Görüleceği gibi aktarılan bu rivâyette (Şakir, bu rivâyeti aktarırken herhangi bir kaynak belirtmemiştir.) giyim-kuşam ile alâka kurulmuş ve bu yoldan açıklama getirilmeye çalışılmıştır. İlgili metnin tıpkıbasımı (Şakir, “Eski Efeler” , 1991, s: 44) aşağıdaki gibidir.

“...Bazıları, “Türklerin Efes şehrini aldıkları zaman, silahlarına güvenen genç Efesliler dağlara çıktılar. Türklerle, çete muharebelerine başladılar. Bu harp, senelerce devam etti. Türkler, dağlarda, ormanlarda, o yalçın kayalarda Efeslileri tâkip edebilmek için ağır ve uzun elbiselerini tebdil ettiler. Onlar da Efesliler gibi hafif elbise giydiler. Ve nihayet, asileri tamamıyla temizlediler. Fakat Efeslilerin elbiseleri, dağlarda gezenlerin hoşlarına gitti. Artık o elbiseleri giymek âdet hükmüne girdi. Herhangi sebeple silaha sarılıp dağa çıkanlara (Efeslilerden galat olarak) “efe” denildi”, diyorlar...”

Zeybeklik Kurumu’nun Batı Anadolu’da oluştuğuna işâret eden fakat tarihsel olarak kesin bir başlangıç vermeyen iddialarda mevcuttur. Avcı, eserinde (Avcı, 2000, s: 69)), Zeybeklik Kurumu’nu, en etkin yöntemi olan silahları ile özdeşleştirerek şu sözleri dile getirmiştir:

“...Şurası açık ki, bir başkaldırı geleneğinin temsilcisi olan Zeybekleri ateşli silahlardan –tüfeğinden ve tabancasından- ayrı düşünmek olanaksızdır. Dolayısıyla zorlama yorumlar bir yana bırakılmalıdır... Eldeki mevcut verilere göre, Zeybekliği silahlı direniş gurupları haline dönüşmüş biçimiyle, 16. yüzyıldan ötelere götürmek ve kesin sonuçlara varılacak biçimde değerlendirmeler yapmak zor görünmektedir...”

Öztürk de, Batı Anadolu’nun Zeybeklik Kurumu için merkez kabul edilmesi gerektiğini savunanlar arasındadır. Batı Anadolu’da oluşmuş olması iddiasını aktardığımız bölümden anlamamız kolay olacaktır, çünkü kitabında (Öztürk, 2006, s: 27) bahsettiği dönemlerde, Zeybeklerin ağırlıklı olarak eylemlerde bulundukları ve yaşadıkları alan yukarıda bahsettiğimiz gibi (Zeybek Coğrafyası bölümüne bkz sayfa:26) kıyı Ege ve uzantılarıdır. Öztürk’ün bu açıklamasının asıl önemi ise; diğer araştırmacılara göre yapılmayan bir biçimde Zeybek Kurumu’nu tarihî kesitlere ayırmasıdır. İlgili metni aşağıda tıpkıbasım olarak aktarıyoruz:

“...Zeybekler, 18.yüzyıl sonlarından, 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar olan dönemde, batı Anadolu’da yaşamış eşkıya gruplarıdır... Zeybekliğin sosyal tarihsel bölümünün, üç alt başlık içinde değerlendirilmesi uygun görünmektedir:

1. Osmanlı Dönemi (19.yüzyıl başlarından, 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar)
2. Millî Mücadele Yılları Dönemi (1919–1922)
3. Cumhuriyet Dönemi (1923-Günümüze)

Ayrıca Avcı, Zeybeklik Kurumu’nun oluşturulduğu dönemler olarak işâret ettiği zamanın, neden kabul görmesi gerektiğini de, yazılı kaynaklarda ve yazışmalarda “zeybek”, “efe” gibi kelimelerin kullanılmamış olması olarak göstermektedir.

“...o dönemin kaynaklarında Efelik ve Zeybeklik Kurumu’na ilişkin kayıtlara rastlanmaması kanımızca bir rastlantı değildir ... (Avcı, 2000, s: 70)”

Avcı’nın bu tezine karşılık olarak, Akdoğu (Akdoğu, 2004, C:1, s: 132) tarafından verilen yanıt kayda değer nitelik taşıdığı için aşağıda tıpkıbasım olarak verilmiştir:

“...18.yy’ın sonuna kadar hiçbir metinde zeybek kelimesinin bulunmaması, onların, daha çok, devlet yazışmalarındaki anlatımlarla; haşerât, eşkıyâ, kalyoncu, levend gibi adlarla anılmış olmalarına bağlayabiliriz...”

Kurumun oluşum tarihi ve geçirdiği evreler, görüldüğü gibi halen netlik kazanmış değildir. Ancak yakın tarihimize denk geldiği için Zeybeklik Kurumu’nun sonu ile ilgili, neredeyse bütün araştırmacıların hemfikir olduğu gözlenebilmektedir. Bu konuda Şopolyo’nun görüşü (Şopolyo, “Efe, Zeybek, Kızan... Yaşayışları ve Âdetleri”, 1991, s: 82–83) şu istikâmettedir: “...Efe, zeybek, kızan... Bu üç içtimai enmuzeç, Türk İnkılâbının başlarına kadar yaşıyordu. Kıyafetin, şapka ve garplılaşmak cereyanı, efeleri ve zeybekleri ortadan kaldırmıştır...”

Bununla birlikte menşei ne olursa olsun, varılabilecek ortak noktalardan bir diğeri ise, ırksal köken bir yana bırakılırsa, Zeybeklik Kurumu’nun Ege Bölgesi’nde yaşama alanı bulabildiği ve yine bu bölgede sonlandığı olacaktır. Tüm bu var oluş süreci içerisinde, bölgede yaşayan kimi etnik grupların Zeybeklik Kurumu ile etkileşim gösterdikleri bilinmektedir. En büyük örnek olarak “zeybek kıyafetleri”nin giyim-kuşam konusunda usta olan Rum kadınların el işçiliği ile hayata getirildikleri –en azından son dönemde- gösterilebilir. Bu konuda Avcı’nın sözleri (Avcı, 2000, s: 29), söylediklerimizi destekler niteliktedir:

“...Bununla birlikte neresinden bakarsak bakalım bu oluşumun, Ege bölgesi halkının toplumsal ve kültürel şekillenmesi ve coğrafyasıyla doğrudan ve yoğun ilişkisi hemen göze çarpmaktadır. Oluşuma dışarıdan kültür öğeleri taşınması söz konusu edilse bile, yerel kültürlerden de kesin etkilenmeler olduğu yadsınamaz bir gerçek olarak görülmektedir...”