Zeybeklik Kurumu’nun neleri bünyesinde barındırdığını, ne tür faaliyetlerde bulunduğunu, tarihini ve coğrafyasını daha iyi tanıyabilmek için, ilk olarak bu kurumun tüm üyelerine genel olarak verilen “zeybek” adının üzerinde durulması gerekmektedir. Zeybek adının kaynağına dair “varsayım”ların tartışılması; kurumun tarihini, ilişkide bulunduğu coğrafî yapıyı, eylemlerini, müziklerini, oyunlarını, hiyerarşik düzenini ve kurumun üyelerinin sosyal yaşamlarını daha tarafsız olarak ele alabilmemize yardımcı olacaktır. Değinilecek konuların her birinin varsayımlarla yandaşlık göstermesi akıl karıştırıcı gibi görünse bile, aslında bu konuyu aydınlatabilecek özelliklere sahiptir.

Zeybek Kelimesinin Kökeni Üzerine Tartışmalar

Konumuz araştırılırken ilk olarak etimolojik sözlüklerde yanıt bulmak istenerek uluslararası ağ imkânından yararlanılmış ve ulaşılan sonuca göre “zeybek” kelimesinin kökeni tam olarak bilinmemektedir.

Anlaşılacağı gibi, bu husus uzun yıllardır tartışılmasına karşın, halen kelimenin kökeninin ne olduğu tam olarak bilinmemekle beraber, araştırmacılar bu konudaki görüşlerini açıklamak adına birçok makale, kitap, köşe yazısı ve tez kaleme almışlardır. Genel olarak dile getirilen varsayımlar aşağıdaki şekilde sıralanabilir.

Türkçe Kökenli Kelimelerden Türemesi

Onur Akdoğu tarafından son zamanlarda ortaya atılan en yeni varsayım olması sebebi ile tıpkıbasımı (Onur Akdoğu; Bir Başkaldırı Öyküsü ZEYBEKLER Tarihi, Ezgileri, Dansları, İzmir -Nisan 2004, C:1, s:20) mümkün olduğunca kesintiye uğratılmadan aktarılacaktır.

“...Zeybek kelimesinin oluşmasına neden olan bir önceki kelimeye, 16. yy başlarında, kısaca Bâbür Şah olarak da anılmış olan ve önce Afganistan’ı, ardından Kuzey Hindistan’ı alarak büyük bir Türk-Moğol İmparatorluğu kurmuş olan Timurleng’in beşinci göbek torunlarından ünlü Gâzi Zahirûddin Muhammed Babür’ün “Babürnâme” adıyla bilinen yayınlamış anılarında rastlıyoruz.

Doğu Türkçesi ya da kısaca Çağatayca yazılmış bu eserde sıkça geçen söz konusu kelime “şaybak”tır. ...Herat “Şaybak Han” tarafından zapt edildikten sonra...” cümlelerinden anlaşılan odur ki, Özbek Hânı’nın adı Şaybak’tır. Bunun yanında, “Cuma günü, ayın sekizinde, şimdi tüfekendâz (tüfek taşıyan, tüfekle atış yapan, tüfekçi) olan Şaybak piyâde ile Derviş Ali Piyâde... haberini getirdiler.” Sözlerinden de, Babür Şah’ın, piyâde, yani yaya ve tüfekçi bir asker olan şaybak’tan söz ettiği anlaşılmaktadır. Osmanlı Tarihi’nin ünlü yazarı Hammer de, kitabında aynı kişiden yani, Özbek Han’dan söz ederken hânın adını Şeybek olarak yazmıştır (Joseph von Hammer Purgstall; Osmanlı Devleti Tarihi, c.6, s.1025, 1703, 1925, Çev: Mehmed Atâ Bey. ( Bu dipnot yazara aittir)).

Benzer şekilde, Türk Tarihi’nin ünlü araştırmacısı Ord. Prof. Dr. Zeki Velîdi Togan da, Özbeklerden söz ederken, “Bunlardan en gayretlisi ve beceriklisi Şaybak Han’dır” açıklamasını yapmaktadır (Zeki Velîdi Togan; Umûmî Türk Tarihi’ne Giriş, c.1, s.65 (Bu dipnot yazara aittir)).

Tüm bu temel kaynaklarda dikkatimizi çeken konu, şaybak ve şeybek şeklinde iki ayrı kelimenin karşımıza çıkması, ama, her iki kelimenin de aynı anlamda ve aynı kişi için kullanılmış olmasıdır...

...Ama, bu konuyla ilgili olarak asıl bilmemiz gereken, Çağatayca’nın bazı lehçelerin içinde “ş” harfi yerine “s” harfini gelmesidir. Örneğin, bu konuda uzman olan A. Câferoğlu’na göre, Kıpçak dil grubu içerisinde “ş” yerine “s” sesi kullanılmaktadır... Dolayısıyla, tüm bu bulguları dikkate aldığımızda, söz konusu kelimelerin “saybak” ya da “seybek” şeklinde yazılması gerektiğini, bir başka deyişle, kelimelerin aslının saybak ve seybek olduğunu mantık yoluyla kolayca saptayabiliriz...

... Bunun yanında, Girit’te oynanan bizim ünlü zeybek dansının Sayvakikos adıyla adlandırılması da, kelimenin “saybak” olduğunun bir başka kanıtıdır. Çünkü kelimenin sonunda bulunan “ikos” eki, önceden de belirttiğimiz gibi, yunan dilini niteleyen özelliklerden biridir. Ama, kelimenin anlamını değiştirici bir özelliği yoktur. Bundan ötürü de, kelime “sayvak” hâlini alır. “V“ harfi ise, Yunanca ve Rumcada “b” harfinin yerine kullanılır. Dolayısıyla, kelime “saybak” olur.

...Sonuç olarak kelimenin ilk yazılışının “SAYBAK” olduğunu rahatlıkla ve kesinlikle söyleyebiliriz...

...İşte, tüm bu bulguları dikkate aldığımızda, “zeybek” kelimesinin aslının, yani kökeninin “saybek” kelimesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Bu kelimenin anlamı ise, bu ana kadar yaptığımız açıklamalardan da kolayca anlaşılacağı gibi, sağlam, koruyucu, güçlü koruyucu demektir...

...Özellikle geçen yüzyıllar içerisinde “saybek” kelimesi, önce saybak, ardından, daha çok Batı Anadolu’da sabah’a zabah, soba’ya zoba denilmesi gibi, saybak kelimesi de “zaybak”, 19 yy’dan başlamak üzere de, öncelikle, imparatorluğun merkezi İstanbul dilinin nezâketi içinde önce “zeybak”, daha sonra “zeybek” şeklinde telâffuz edilmiş ve son yüzyıldır da, kelime zeybek şeklinde dilimize yerleşerek, yaygınlaşmıştır.”

A.Haydar Avcı “zeybek” kelimesinin kökenini açıklarken “zağmak” fiilinden yola çıkarak yeni bir görüş sunmuştur. Aşağıda Avcı’nın kitabındaki (A. Haydar Avcı; Zeybeklik Ve Zeybekler, Bir Başkaldırı Geleneğinin Toplumsal ve Kültürel Boyutları, Verlag Anadolu, sayfa: 29 ) metnin tıpkıbasımı (Takip eden 4 adet dipnot A. Haydar Avcı’ya aittir ) aşağıda verilmiştir.

"Zağmak:

Kaçmak, koşmak. (Söğüt, Çal, Denizli-Üçem, Balâ, Ankara-Göl, Çubuk, Ankara- Güvenç, Konya)

Düşmek. (Zile, Tokat- Bor, Niğde)

Hızla fırlamak, akarcasına kayıp gitmek. (Eğridir Köyleri, Isparta- Söğüt, Bilecik- Alaşehir, Manisa, Çankırı, Mersin Köyleri, İçel- Afşin, Maraş, Çarşamba, Samsun-Şarkışla, Koyulhisar, Sivas- Bor, Niğde, Yozgat) (Türkiye’de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü, Cilt 11, Türk Dil Kurumu Yayını, Ankara 1979, sayfa 4342–4343 Ali Esat Bozyiğit Ankara İli Ağzı Sözlüğü, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1998, Sayfa 276. )

Saldırmak. (Kumdanlı, Yalvaç, Isparta) (Türkiye’de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü, Cilt, 12 Türk Dil Kurumu Yayını, Ankara 1982, 4828)

Hareket etmek, hızla bir yere gitmek, gidiş, yerinde duramamak, kaçarak kurtulmak. (Ankara, Kalecik İlçesi, Alevi-Türkmen Köyleri) (Ankara yöresinde yaptığımız derlemelerden (A. Haydar Avcı))

Yaman, atik, çevik bir şekilde hareket etmek. (Isparta, Keçiborlu, Kılıçlı Kasabası ve Köyleri) (Kaynak kişi; Osman Aydemir, Kılıççı Kasabası-Keçiborlu, Isparta.)

Ayrıca Ankara yöresi köylerinde “zağ” sözcüğü; hızla git, durma, seğirt, savuş, hareket et anlamında kullanılan bir sözcüktür.

...Bilindiği gibi “bek, bak, pek, pak” ekleri Türkçede kavram yaratmak amacıyla kullanılan eklerdir. Sözgelimi “kaymak” fiilini ele alacak olursak, burada “kay” köküne “pak” eki eklenerek “kaypak” kavramı türetilmiştir ki, anlam olarak ikiyüzlülüğü, tutarsızlığı, dönekliği, güvenilmezliği anlatmaktadır.”Zağ” köküne ise, “bak” ya da “bek” eki eklendiğinde ise “zağbek” veya “zağbak” kavramları ortaya çıkar ki, bu da sürekli kaçan, belli bir yerde kalıcı olarak durmayan, yeri geldiğinde saldırı durumunda olan, bir yere, özellikle sığınılacak ve savunulacak yerlere kaçarak kendini savunan gibi çeşitli anlamları içerir ki, bu anlamlar da zeybekliğin yapısı ve konumuyla örtüşmektedir.

Bu kavramın yüzyıllar boyunca halk ağzında, yöresel söyleyişlere ve dilin akıcılığına uydurularak “zağbek, “zeybek” şekline dönüşmüş olabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz...”

Sabahattin Türkoğlu’na göre zeybek kelimesi “Zeyl-ibeğ” sözcüğünden türemiştir. Aşağıda yazarın bu konuya ilişkin açıklaması verilmiştir.

“Zeybek bugün bey olarak dilimize geçen “Bek-beg” takısından da anlaşılacağı üzere birleşik bir kelimedir. Bir isim de olamaz. Atabek (bir nevi lala) gibi sıfat hâline dönüşmüş bir isim tamlaması olmalıdır. Yapısı “su” veya “sü” “bek”, yani asker beyi, zabit veya “Zeyl-ibeğ” (bir nevi beğ yardımcısı veya kol beği) olabilir. Fakat her hâlükarda askerlikte bir ilişkileri olduğu kesindir. Buna göre asker beyi anlamına gelen “su-bek” çok mantıkî bir yaklaşımla günümüz Türkçesi’ne zaten alınmış vaziyettedir. “Su bay” kelimesi aynı anlama gelir.

Buna rağmen kelimenin kökeni için ikinci bir doğru yaklaşım “Zeyl-ibeğ” için olabilir. Selçuklular’da ellerinde TEBER taşıdıklarından bunlara teberdar ve daha çok (bu tâbir henüz Selçuklular’da yok) “çavuş” veya “serhenk” deniliyordu. Teberdarlar sonradan Osmanlı peyk ve satırları ile aynı işi yaparlardı. Nitekim son devirlerde görülen zeybeklerde de çavuş rütbeliler vardır. 18. ve 19. yüzyıllarda görülen eşkıyalık hareketleri sırasında adı geçenlerin çoğunun çavuş sıfatı ile anıldığını hatırlamak gerekir. Nitekim eskiden çavuş, emir subayı veya yâver anlamına gelmekteydi. Bu çok ilginçtir. Zira “Zeyl-ibeğ” tamamlamasındakiyle eş anlamlı olmaktadır. Buna göre bazı eski kaynaklar şüphe ile belirtmiş olmalarına rağmen zeybekler âyan ve beylerin kapılarında kurulmuş milis kuvvetlerinin üyeleriydiler. Gerçeğe yakın açıklama budur.” (Sabahattin Türkoğlu; “Tarih İçinde Zeybek Kıyafeti”, (yay. haz. Ersal Yavi) EFELER- Kökenleri, Eylemleri, Töreleri, Dansları, Giysileri, Aydın Valiliği İl Özel İdâresi Yayını No: 3 Aydın 1991. s: 33)

Aşağıda bu yöndeki fikirlerin çıkış kaynağı olarak Sayın Mahmut Ragıp Gazimihâl’in yazısının ilgili bölümü tıpkıbasım (Mahmut R. Gazimihal; “Yüzyıllar Boyunca Zeybekler”, (yay. haz. Ersal Yavi) EFELER- Kökenleri, Eylemleri, Töreleri, Dansları, Giysileri, Aydın Valiliği İl Özel İdaresi Yayını No: 3 Aydın 1991. s: 55–56) olarak verilmiştir.

“ ...Zeybek sözüne gelince: Bu da özbeöz Türkçe kelimedir. Hakkında nice masallar uydurulmadı, nice çamlar devrilmedi! Güney, Doğu ve Orta Anadolu’da “sıyıpmak, zıypmak” şeklinde “kaymak” anlamında bir fiil vardır. Bu fiil yurdun ekseri yerlerinde bilinmez, eski Rumeli’nden bazı yerlerde de hâla “zıymak” şeklinde kısa bir çeşidi var. İşte bu fiilin kök parçasına “pak” eki katılarak “kaypak, yalpak, kalpak” kelimeleri tipinde bir de “zıypak” veya “zıypmak” sözü kurulmuş ve asırlardan beri kullanıla gelmiştir.

Zıypak, maddî anlamda “kaygan yer” mecâzi anlamda da “ele avuca sıpmayan, cıva gibi cevval kişi” demektir. Fiil ve isim köküne “pak” eki katılarak kurulan kelimelerin tarihi pek eskidir. Meselâ Kırgızcada “yalpak” sözü bulunduğu gibi yurdumuzda bazı kelimelerin yer yer o kelime tipine göre bozularak “metathhesis” başkalığıyla kullanıldığı bile görülür. “Yaprak” yerine “yarpak”, toprak yerine “torpak”, diyen semtlerimiz çoktur. “zıypak” (zeybek) kelimesi o kadar öz Türkçedir ki, bu oyunun tutunup yaşamış bulunduğu bir iki Yunan adasından hiçbir Helen bilgini ve dilcisi kelimenin Türkçeden gayri bir köke aidiyetine dair tek bir satır bile yayınlamamıştır. Tam tersine olarak Rodos Adası’nın Rumları 9/8’lik oyunlara “TURKİKOS” derler, hem de zeybek oyununu seve seve ve eski satvetli çığları ana ana oynarlar. Ancak çalımını ister istemez giderirler...”

Albay Şefik Aker uzun zaman milli mücadele yıllarını ve bu yıllardaki halk faaliyetlerini araştırmış ve zeybekler üzerine kimi varsayımlarda bulunmuştur. Aşağıda, “zeybek” kelimesinin kökenine dair yaptığı açıklamalarına (Şefik Aker; İstiklâl Harbinde 57. Tümen- Aydın Milli Cidâli, alıntı için bkz: Şeref Üsküp; Milli Mücadele’de Efeler, s.63; Aybak: YAVİ Ersal; Efeler, s43. ) yer verilmiştir.

“Zeybek kelimesi Türkçe zorba manâsındadır. Aydın köylüleri bizim kullandığımız gibi zeybek demeyip, “zebe” derler. Anadolu’nun bazı aksamı ”r” harfini telaffuz etmezler. Aydın havalisinin Yörük, yani, aşiret olmayan Türk köylüleri ve hattâ tahsil görmemiş kasabalıları da “r” harfini telaffuz etmezler. Şu halde “zebe” deki “z” nin aslı zor olması muhtemeldir. “zor” kelimesini “zo” telaffuz etmekte olmalarına nazaran zoba ve bu kelimenin sürekli telaffuzu ile “o” harfinin “e” harfi ile değişmesi sonucu... bağımsız bir mana ifade eden “zebe” kelimesine dönmesi muhtemel olabilir... ...Şekâvet (Eşkıyalık) zeybekliğinin menşeini (kaynağını) eski Yunanistan’da aramak lazım gelir... Yunanistan’da, Arnavutluk, hattâ cenubi İtalya ve hattâ Korsika ve Anadolu’nun Aydın Vilayeti ve sair Yunanistan’a yakın yerlerde dağa çekilmek, zorbalık ve haydutluk etmek âdetinin kadim (eski ) yunanlılardan intikal etmiş ( gelmiş ) bir âdet-i muzırra (kötü alışkanlık) olması muhakkak gibidir. Nitekim Yunanistan’dan uzak olan memalik ve akvamda (ülkelerde ve kavimlerde) cereyan eden şekâvet bu şekilde değildir... Aydın havalisi Türkler tarafından fethedildikten sonra bittabi mahallî sekene-i kadimesini teşkil edenler nezdinde (yörenin eski sakinlerine göre) öteden beri orada salik oldukları (yol belledikleri) haydutluğun yiğitlik mefhumunda telakkisi (yiğitlik olarak algılanması) Türklüğün havass-ı asliyesinden (asıl duygularından) olan yiğitlik hislerini tahrik etmiş ve bittabi (dolayısıyla) bu yiğitlik meydanından Rumları atarak Türklüğü ikame etmiş ve buna zorba manâsında olan ve bu kelimeden galat olduğu balada arz ve tebil edilen “zeybek” namının verilmiş olması muhtemeldir (Şefik Aker; İstiklâl Harbinde 57. Tümen- Aydın Milli Cidâli, alıntı için bkz: Şeref Üsküp; Milli Mücadele’de Efeler, s.64–65. Akdoğu; Bir Başkaldırı Öyküsü ZEYBEKLER Tarihi, Ezgileri, Dansları, İzmir -Nisan 2004, s:13 )...”

Bu görüşü Ziya Şâkir de benimseyerek şu sözleri (Ziya Şakir; “Eski Efeler” (yay. haz. Ersal Yavi) EFELER- Kökenleri, Eylemleri, Töreleri, Dansları, Giysileri, Aydın Valiliği İl Özel İdâresi Yayını No: 3 Aydın 1991.s: 43) sarf etmiştir: “Türkçede meşhur olan “zorba” kelimesi, bir hayli zaman halkın ağzında şekil değiştirdikten sonra, “Zeybek” kelimesi şekline girmiştir. Mamafih bu kelimenin, (Sekban’dan galet olarak) halk arasında “Seymen” diye telaffuz edilen kelime ile alâkası bulunmak da muhtemeldir.”

Yabancı Dil Kökenli Kelimelerden Türemesi

Bu yöndeki varsayımları en büyük ölçüde destekleyen Halikarnas Balıkçısı olarak da tanınan Cevap Şakir Kabaağaçlı’dır. Ama görünen o ki; Hüseyin Kasım Kadri Lûgatı’na epeyce sadık kalmış ve düşüncelerini bu yönde şekillendirmiştir. Aşağıda ilgili görülen bölümler aktarılmıştır.

“...Zeybek sözünün Arapça civa demek olan “zibak” sözünden geldiğini yazarlar. Zeybekler oynarken civa gibi atik imişler de ondan. Hüseyin Kasım Kadri lûgatında zeybeği şöyle anlatıyor:”Aydın ve Bursa vilayetlerinde verilen unvan; bazan kardeş ve arkadaş olarak hitap yerinde kullanılır; hafif tüfekçi asker. Devleti Selçukiye zamanında Teke ve Aydın tarafında bulunurlardı.” Yunanlılar da zeybeği Yunanca sayıyorlar, Zeus sözüne, ekmek anlamındaki “bekos” sözünün eklenmesidir diyorlar. Son zamanlarda Türkçülük çabasıyla zeybeklerin menşei Türkistan’dan M.Ö. üç bin yıl önce Anadolu’ya göç etmiş Türklere bağlamaya çalışıyorlar. Zeybekleri uç beyleri (bek’leri) sayanlar da var. Gerçeğe en yakın tefsiri gene Hüseyin Kasım Kadri yapmaktadır. Çünkü “o bekos” ya da “io bakkhoi” derneği Batı Anadolu’ya yayılmış bir kardeşler birliği idi... (Halikarnas Balıkçısı; Düşün Yazıları, s: 78)”

"Homeros bu sözü "olaks" diye Omeqa ile yazar. Omeqa ise, ona tanrıçanın ilkbaharda doğurduğu yumurtasının, ilkbaharda bölünerek iki ayrı "o" olmasıdır. Ayrılan bu yumurtalardan tüm yaratıklar ve bitkiler çıkmıştır. Böylece de "Obekkos", "Tobekkos" ve "İbakki" sözleri "Zeybek" olmuştur (Halikarnas Balıkçısı; Düşün Yazıları, s: 61) ”

Selahattin Kantar’ın bu açıklaması her ne kadar akademik düzeyde olmasa bile çıkan sonuç ve açıklama şekli bakımından ilgi çekicidir. Aşağıda tıpkıbasım (Feridun Kandemir; “Yurt Yazıları: Zeybek de Efe de Tarihe Karıştı”, Tasfir-i Efkâr, İstanbul- 24 Mayıs 1940.) olarak verilmiştir.

“...Zeybek ne demektir? Hele şunun sonundaki “k” yı bir at. Ne kalır? “Zeybe” değil mi? Şimdi, bunu göz önünde tutarak şu cihete (yöne) dikkat et: Yunancada bir “Seos”, Latincede de “us” vardır ki; Allah, Jüpiter, Baş Allah manâsına gelir. Bunu da mimledikten (belirledikten) sonra Yunancada “b” yerine “v” nin kullanıldığını düşünelim. Böylece, bizim yukarıdaki “zeybe”, Yunancada “ZEV” olur. Diğer taraftan, onların fonetiğinde isimlerin, sonuna hemen daima bir “s” ilave edilir ki, “ZEV” bu sûretle “ZEVS” olur. Yunanlıların Kayra ve Lidyalılardan aldıkları Anadolu Ana Tanrısı’nın, yani, SİBEL-ARTEMİS’ in doğurduğu erdir... Benim şimdiye kadar araştırarak bulduklarım bu kadardır. Üst tarafını profesörler halletsin...”

Bu röportajdan yola çıkılarak Zeybek kelimesinin Türkçe olmama ihtimali üzerinde duran kimi araştırmacılar âdeta bu varsayımı doğrulamak amacıyla yabancı dil kaynaklı olduğu konusuna daha da büyük bir dikkatle eğilmişlerdir.

Bu yöndeki varsayımlar çok kez dile getirilmiş ancak kısa da olsa en açıklayıcı olanı Perihan Saralp’in yaptığı sunumdur. Tıpkıbasımı (Perihan Saralp; “Orta Asya Bozkırlarından Kartal Yuvalarına”, (yay. haz. Ersal Yavi) EFELER- Kökenleri, Eylemleri, Töreleri, Dansları, Giysileri, Aydın Valiliği İl Özel İdâresi Yayını No: 3 Aydın 1991. s: 67–68) aşağıda verilmiştir.

“...İkinci Kılıç Arslan’ ın ordusuna destek olan ve kesin zafere ulaştıran (1176) bu akıncı birliklerine Emevilerin, Abbasilerin İslamiyet adına Bizans ve Haçlı Orduları ile zafere gidilen doğulu Türkmenlerin bu “Rüzgâr Atlılarına” tattıkları bir isim vardı. “ZEYBEK” anlamı Arapça “CIVA” demektir. Güzel ve değişik giyimlerinden dolayı da “ZİBA (süslü, yakışıklı)” diyorlardı. Akıncılardan söz ederken “ZİBA-ZEYBAK” sıfatını kullanıyorlardı. ZEYBAK kelimesi zamanla dilimize yerleşti. Zeybaktaki “A” düşüp “E” oldu (ses uyumu). Bugün hâla çok hareketli, çevik insanlara “cıva gibi” deriz...”

Tüm bu tartışmaların uzman etimologlar tarafından incelenmedikçe, daha uzun yıllar süreceği bir gerçektir.

 

Konunun daha anlaşılır olması ve bu yöndeki kaynaklara da atıfta bulunulabilmesi için örneklemelerin -alfabetik sıra ile- verilmesi uygun görülmüştür.

Zeybekler Arasındaki Hiyerarşik Düzen Ve Sosyal Yaşam

Zeybekler içinde bulundukları bütün faaliyetleri kendi yöntemlerini kullanarak bir disiplin altında toplamışlardır.

Bunlar şu ana başlıklar* altında aktarılabilir. (* A.Haydar Avcı, başka bir metot kullanmış ve devamında çete üyelerinden olan kızan ve zeybekleri aynı gruba dâhil etmiştir. Avcı; Zeybeklik Ve Zeybekler, Bir Başkaldırı Geleneğinin Toplumsal ve Kültürel Boyutları, Verlag Anadolu, sayfa: 35)

Çete içi disiplin hiyerarşik sıraya göre en üstten en alta “Efe, Başzeybek, Zeybekler, Başkızan, Kızanlar” olarak nitelendirilebilir. Bu hiyerarşik yapı içinde kostümlerin de farlılık gösterdiğini savunanlardan Sabahattin Türkoğlu şunları söylemiştir (Osman Hamdi Bey; Les Costumes popularies de Turqie- Viyana- 1873. Sabahattin Türkoğlu; “Tarih İçinde Zeybek Kıyafeti”, (yay. haz. Ersal Yavi) EFELER- Kökenleri, Eylemleri, Töreleri, Dansları, Giysileri, Aydın Valiliği İl Özel İdâresi Yayını No: 3 Aydın 1991. s: 35 )..

“...Eski kaynaklar efelerin mavi çuhadan donları olduğunu belirtirler. Fakat zeybek ve kızan gibi ayrıca çavuş ve onbaşı rütbeleri olduğunu ve bunlardan onbaşının beyaz bez don giydiğini, kaldı ki giyim ve aksesuarda bunlar arasında belirgin farklılıklar olduğunu hattâ efelerin çizme, zeybek ve kızanların çarık giydikleri belirtilir...”

Bir çete, eylemlerinin tamamını başlarında bulunan ve yöre halkınca da aynı sıfat ile çağrılan “EFE” nin onayı ve yönlendirmesi ile gerçekleştirir. Hangi zamanlarda baskınlar yapılacağını, zaptiye kuvvetlerinden kaçarken hangi yolların kullanılacağını, âni bir baskın yediklerinde tekrar nerede toparlanacaklarını, çete içerisindeki görevlerinin ne olacağını, ganimetten paylarına düşen miktarı, hep efelerinin ağzından öğrenir ve uygularlar. Hiçbir sûretle efenin verdiği kararlar sorgulanamaz ve eleştirilemez (Yaşar Kemal; Çakırcalı Efe, Görsel Yayınlar, İstanbul 1994, s: 38).

Başzeybek, çete içinde efeden sonra en yüksek mertebenin sahibidir. Genellikle çete içindeki diğer zeybeklerden sorumludur ve gerektiği hallerde efenin yerine refâkat edebilir. Çete içinde nâdiren de görülse birden fazla efe bulunabilir (Yörük Ali Efe ve Kıllıoğlu Hüseyin Efe uzun yıllar aynı çete içinde yer almışlardır.) . Bu ve benzeri durumlarda başzeybek mertebesi kullanılmayarak görevi çetedeki diğer efe(ler) üstlenebilir.

Zeybekler, her biri kendi görevlerine odaklanmış ve fiilen bir çetenin üyeleridirler. Baskınlarda ve diğer faaliyetlerde eylemsel boyutta görev alırlar ve yetiştirilmesi düşünülen kızanlar ile yakından alâkalıdırlar.

Başkızan, zeybeklerin kendisine verdiği görevleri yerine getirmek ve diğer kızanlar tarafından da yerine getirilmesini sağlamak ile sorumludur.

Kızanlar, çeteye ve faaliyetlerine ısındırılmak; birtakım eylemler için yetiştirilmek –bunlar arasında yataklar ile iletişimin daimî olarak sağlanması da vardır- amaçlı kabul edilen ve zaman zaman sınanan kişilerdir. Genellikle çeteye yeni alınacak kızanlar, tanınmış aşiret büyüklerinin veya güvenilen kişilerin tavsiyesi ile kabul edilirler.

Tüm bunların dışında, yazılı olmasa dahi kesin kurallar yok da değildir. Başzeybek, Zeybekler, Başkızan ve Kızanların hiçbiri Efenin izni ve bilgisi olmadan evlenemez, başka bir çete ya da zaptiye kuvvetleri ile haberleşemez, nöbet yerini terk edemez (Op. Dr. Bedri Noyan; “Folklorda ve yaşamda Aydın Efesi”, Türk Folkloru Dergisi, cilt 3, sayı: 35 Haziran 1982, s: 8), ateş yakamaz, baskın yapamaz vb... Eğer ki bu sabit kuralların biri ya da birkaçı ihlâl edilecek yahut ihlâl edilebileceği gibi bir izlenim bırakılacak olursa cezâsı sabittir ve genellikle ölümle sonuçlanır. Perihan Saralp’in bu konudaki görüşleri (Perihan Saralp; “Orta Asya Bozkırlarından Kartal Yuvalarına”, (yay. haz. Ersal Yavi) EFELER- Kökenleri, Eylemleri, Töreleri, Dansları, Giysileri, Aydın Valiliği İl Özel İdâresi Yayını No: 3 Aydın 1991. s: 67) şöyledir:

“...Yatak görevini yapan şahıs, efe uygun görürse kızan olacak kişiye müsait bir yerde beklemesini söyler. Bir zeybek aracılığı ile kızan adayı efeye götürülür. El öptürülür. Zeybeklerle tanıştırılır. Efenin sözünden çıkmayacağına, zeybeklere arkadan kalleşlik yapmayacağına dair yemin ettirilir. Bazen kızanlar denenir. Her efenin kendine göre disiplini kuralları vardır. Genel kural efeden habersiz baskın yapılmaz, para alınmaz, kıza kadına dokunulmaz. Böyle davrananlar hiç beklemediği bir anda ya topuğundan ya da arkasından vurulur. Sağ kalmışsa zeybeklikten atılır..”

Çetenin dâhilinde kimi zaman devlet erkânınca da çok iyi bilenen ve haklarında kesin ölüm kararları verilen birçok azılı suçlunun bulunabilmesi bile hiçbir üyeye bu kesin kuralları ihlâl etme ya da tartışma hakkı tanımaz. Çünkü ta en baştan, çete liderini seçerlerken kendine tanınan “itiraz” hakkını kullanmazlar ise tüm şartları kabullenmiş sayılırlar. Efe ölür ya da yakalanır ise seçim işlemi yinelenir.

Seçim işlemi, isteyen üyelerin çeteden ayrılmasının ardından (Bilindiği gibi Alanyalı Molla Ahmet bir çatışma sonunda ağır yaralanmış ve ölümünden hemen önce, yerine efe olarak Yörük Ali’yi önermiştir. Bu öneriyi efenin ölümünden sonra Yörük’ün yaşının küçük olması sebebiyle kabullenemeyen birçok üye çeteden ayrılmıştır. ( Sabahattin Burhan; Egenin Kurtuluş Destanı - Yörük Ali Efe, cilt:1 Yeni Asya Yayınları; İstanbul, 1993) yapılır. Yeterli vasıflara sahip bulunan zeybek- eğer mümkünse efenin oğlu ya da yaşça daha büyük olan üye- liderliğe seçilir ve efe olur (Ferruh Arsunar; Batı Anadolu’da Zeybekler ve Oyun Havaları, Kültür Bakanlığı HAGEM Arşivi Y.B 79. 0008). Bir kere “Efelik Mertebesi”ne yükselen üye, hayatı boyunca bu mertebe ile anılır.

Bu gibi hâl ve hareketlerin tarih boyunca Batı Anadolu’da varlığını sürdürerek çeşitli topluluklarca uygulana gelmesi ve Zeybeklik Kurumu’nun Batı Anadolu coğrafyasında kendine eylem sahası bulabilmesi arasında olumlu yönde bir alâka görülebilir.

Ancak, birbirine benzerlik teşkil eden bu toplulukların doğrudan Zeybeklik Kurumu ile bağlantılı ya da birbirinin devamı olarak nitelenmesi yanlış bir yaklaşım olacaktır. Aynı bölgede ve birbirine yakın zamanlarda eylemlerini gerçekleştiren iki farklı topluluğun etkileşim içerisinde olmaları muhakkak yüksek ihtimaldir ki bu bile, birbirlerinin devamı olarak algılanmamalıdır.

Daha önceki yıllarda aynı çete içerisinde olmuş, çeşitli sebeplerle çeteden ayrılarak kendi çetesini oluşturmuş ve aralarında husumet bulunmayan kimi çeteler birbirleri ile yakın ilişki kurmuşlar ve olağanca güçleri ile birbirlerine destek sağlamışlardır. Özellikle “Kurtuluş Savaşı” olarak anılan millî mücadele yıllarında bu gibi örnekleri – pekiyi anlaşmasalar bile- sıkça görmekteyiz. Kendi silahlı güçlerini aşan bir eylemi genellikle bu güçlerini birleştirerek düzenledikleri bilinmekte ve en meşhur örneği olarak “Malgaç Baskını” gösterilmektedir (Asaf Gökbel; Millî Mücadele’de Aydın, Coşkun Matbaası- Aydın–1964 sayfa: 157–166. Sabahattin Burhan; Egenin Kurtuluş Destanı- Yörük Ali Efe, cilt:1 Yeni Asya Yayınları; İstanbul, 1993. Avcı; a.g.e, s: 41).

Hattâ kimi nam yapmış çeteler kendilerinden farklı mevkilerde bulunan muavin çeteler kurmuşlar ve yönetmişlerdir. Bu gibi çeteler genellikle ana çeteden ayrı dolaşırlar. Kurulan bu yan (yardımcı-muavin) çetelerin asli görevleri arasında; korunma ve haberleşme işlerini düzenlemek; tâkip güçlerinin dikkatini dağıtarak yönlerini şaşırtmak; ulaşılamayan yerlerde bu çeteler eliyle eylemde bulunmak; yiyecek, giyecek, silah, mühimmat gibi gerekli malzemenin toplanması bulunmaktadır (Avcı; a.g.e, s: 37).

Çeteler hayatî önem taşıyan; barınma, erzak, saklama ve saklanma, yeni üye kazanma gibi ihtiyaçlarını “çete ile bağlantılı olanlar” sayesinde tedarik ederler. Çete ile bağlantılı olanlar arasında ilk sırayı “yataklar” alır.

Bu görüşümüzü Mestan Yapıcı da şu şekilde dile getirmiştir (Mestan Yapıcı, “Zeybek Yatağı”, (yay. haz. Ersal Yavi) EFELER- Kökenleri, Eylemleri, Töreleri, Dansları, Giysileri, Aydın Valiliği İl Özel İdâresi Yayını No: 3 Aydın 1991. s:57):

“...Efeler için en önemli yatak durumudur. Efeye haber, esliha, iaşe yataklar yolu ile temin edilir. Efeler fazla para bulundurmazlar. Yataklar zengindir. Efeler onları besler, onlar da efelerin ihtiyaçlarını karşılar. Yataklar; ketum, güvenilir, itibarlı kişiler olması yanında Türk olması şart değildi. Amma Yörük obaları genellikte idi. Efe ve zeybekler kadınlarını yata koyabilirlerdi...“

Genellikle dağ ve ova Yörüklerinden olan bu yataklar, kışları ve yazları farklı bölgelerde bulunmaları ve bulundukları yerleri sadece onları iyi tanıyanların bilebilmesi sebebiyle çeteler için oldukça elverişli saklanma yerleridir. Başları herhangi sebepten dolayı tâkip kuvvetleri ile derde giren çeteler ilk olarak, bulunamayacakları bir yatakta barınmak üzere yer değiştirirler.

Elbette sadece yataklık edenler Yörükler değildirler. Yörede tanınmış ve nüfuslu kişilerden de çetelere yataklık edenler bulunmaktadır.

Yataklarda ya da ana bölgede (Aydın, İzmir, Denizli, Manisa, Muğla) yaşayanların, zeybeklerle ilgili hikâyelerle büyütüle gelmiş olmaları; bir gün zeybekler kadar asil, onurlu ve yüce olmak istemeleri (Asaf Gökbel; Millî Mücadele’de Aydın, Coşkun Matbaası- Aydın–1964 s: 56–57); çetelerin yeni üye bulmasında kolaylık sağlayarak (Perihan Saralp; “Orta Asya Bozkırlarından Kartal Yuvalarına”, (yay. haz. Ersal Yavi) EFELER- Kökenleri, Eylemleri, Töreleri, Dansları, Giysileri, Aydın Valiliği İl Özel İdâresi Yayını No: 3 Aydın 1991. s: 67) kurumun Cumhuriyet Dönemine kadar fiilen devâmını desteklemiştir.

Bu yatakların Zeybeklik Kurumu için ehemmiyeti ise günümüzde daha da netlik kazanmaktadır. Çünkü Ege Bölgesi dolaylarında yoğunluk gösteren zeybek eylemlerinin nasıl olup da koca bir coğrafyada etki gösterebildiği birinci dereceden yataklar ile alâkalı bir durumdur. Yatakların ana unsuru olan Yörükler, konar-göçer bir yapıda hayatlarını idame ettirdiklerinden yerleştikleri her bölgeye zeybekler hakkında bilgiler, efsaneler ulaştırmışlardır. Doğal olarak bu da coğrafyanın genişlemesine hattâ kimi bölgelerde hiçbir bilinen zeybek eylemi bulunmamasına karşın kültürel faaliyetlerin varlığını ve devâmını sağlamıştır (Akdoğu; a.g.e, Cilt: 3 sayfa: 1081.- 1087.). Bu yörelere Bolu, Kastamonu, İçel (Mersin), Zonguldak, Balıkesir vb. örnekler verebiliriz.

Zeybekler sosyal yaşamları ile de yörede yaşayan aşiret, yerleşik halk ve Yörüklerden kısmen ayrılmaktadırlar. Bu ayrılışın sebebi, kanun kaçağı konumda olmaları ve silahlı bir güç oluşları ile ilişkilendirilebilir.

Evlilik düzenleri hakkında kaynaklarda yeteri kadar aktarım bulunmamakla beraber; çoğunluğunun evli olması ve belirli bir aile meskeninin bulunması şaşırtıcı gelmemelidir. Kanun kaçağı sıfatlarına rağmen katî sûretle kadınlarını ve çocuklarını çetenin faaliyetlerinden uzak tutmuş olmaları gözden kaçmış değildir.

Gündelik yaşamlarının yok olduğunu söylemek doğru olamaz, ancak, tamamıyla da var olduğunu iddia edemeyiz. Kesin olmasa bile sosyal hayatlarını şu şekilde ifade edebiliriz.

Çift-çubuk ile uğraşmazlar, çete içinde hayvan beslemezler, genellikle tek eşli bir yaşam sürerler, meslekleri yoktur, yatakları ile sürekli iletişim halindedirler, maddi ihtiyaçlarını yukarıda da anlattığımız üzere yatakları vasıtası ile temin ederler, genellikle aynı mekân ve alanda pek uzun süre ikâmet etmezler.

Dinleri konusunda bir genelleme yapmak yanlış bir yaklaşım olacaktır. Her ne kadar büyük çoğunluğu “Sünnî Müslüman” olsa da tören ve eylemlerinde “Alevî Müslüman” olabileceklerine dair kimi dikkat çekici bulgulara ulaşmak olasıdır. Kaynaklar herhangi bir dine mensup olmayan kimi Efe(leri) de işâret etmektedir (A. Haydar Avcı; Zeybeklik Ve Zeybekler, Bir Başkaldırı Geleneğinin Toplumsal ve Kültürel Boyutları, Verlag Anadolu, sayfa: 135).

Hattâ AVCI, bu konuda eserinde (A.g.e s: 58) şunları yazmıştır:

Dinsel kurallar ve dinin koyduğu ve tartışılamaz ve değiştirilemez “kutsal değerler” zeybekler için de pek anlam taşımaz. Bu nedenle de dinsel yaşama uyum göstermek ve öngörülen bir takım kuralları uygulamak için kendilerini zorlamazlar (Bu Not AVCI’Ya aittir: Charles Texier, Asie Mineure Description Geograpgique, Historique Et Archéologique Des Provinces De La Cher sonnése D’ASİE, Cilt 2, Bölüm XXXV, PARİS 1862, sayfa: 282 Ziya Şakir, Eski Efeler, sayfa 7). Ayrıca dağ koşulları ve sistemle olan ilişkileri de buna etken olabilir. Bu bağlamda, sözgelimi dine düşkün olmadığını açıkça beyan eden tanıdık örneklerden biri de Kuvâ-yı Milliye’nin ünlü efelerinden Demirci Mehmet Efe’dir. Hatta Demirci Mehmet Efe’nin inancı “gevşek” olduğu için, yanına “güçlü” ve dinsel anlamda bağnaz olan hiç kimseyi kızan olarak almadığı söylenir.”

Şartlar ne olursa olsun, zeybeklik kurumunun üyelerinin sosyal yaşamlarını sürdürürlerken, yine bu kurumca oluşturulmuş kurallara bağlı kaldıkları ve çete içerisindeki dokuyu bozmamaya gayret gösterdikleri muhakkaktır.

Zeybek Coğrafyası

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, klasik dönemden kalma alışkanlığı olan beylikler sistemini (Rumeli ve Anadolu Beylikleri Sistemi) değiştirmesinin akabinde Ege Bölgesi’nde Aydın Vilayeti kurulmuş (Yurt Ansiklopedisi, C:6, s:4271 – http://www.izmir.gov.tr/izmir/idari.aspx) İzmir, Muğla, Denizli, Manisa (Menteşe), Antalya (Tekeili), Isparta (Hamideli) ve Aydın Sancakları bu vilayete dâhil edilerek yönetilmiştir (Yönetim merkezi ve yönetilen mevkiiler zaman zaman değişmiş olmasına karşın, konunun asıl amacı bu konuyu genişletmek olmaması nedeni ile adı geçen tüm yöreler merkezin yönetimine dâhil edilerek bu şekilde bahsedilmiştir.).

Yukarı adı geçen illerden özellikle Aydın, İzmir, Muğla, Manisa, Denizli; Zeybeklik Kurumu’nun faaliyetlerini gerçekleştirdikleri “ana yöreler” olarak bilinmektedir. Ana yöreler olarak bu illerin ve kazâlarının işaret edilmesindeki en büyük faktör ise; zamanın koşullarında yaya veya atlı olarak yol alacakları göz önünde tutulduğunda, iller arasındaki ulaşım kolaylığı, düzenli bir birlikçe takip edildiklerinde kaçmalarını kolaylaştıran sarp kayalıkların varlığı, ayrıca yörede benimsenerek süregelen konar-göçer yaşamın devamı gibi etmenler hesaplanarak, “coğrafî özellikler” olarak gösterilebilir (Sonay Ödemiş; “Aydın Halk Giysileri ile Zeybek Giysileri Arasındaki İlişki”, Halk Kültüründe Giyim-Kuşam ve Süslenme Uluslar arası Sempozyumu, Eskişehir, Aralık,2006, (Poster Sunum)).

Yukarıda da anlattığımız üzere Yörükler ve Zeybekler arasında sıkı ve hayatî bir bağ vardır. Karşılıklı kazançlar sağlanarak sürdürülmesi daha da önem kazanan bu bağın, Zeybekler açısından bir başka değeri de vardır ki bu; Yörüklerin yarattıkları çeşitli masal, efsane, hikâye ve müzikal eserler sayesinde tanıklık ve arkadaşlık ettikleri Zeybekleri çok geniş bir coğrafyada tanıtmış olmalarıdır. Ana yöreler olarak yukarıda verilenlere ek olarak; Bolu, Kastamonu, İçel (Mersin), Zonguldak, Balıkesir ile birlikte daha genel şekliyle, bu günkü Türkiye haritası üzerinden Hatay ve Sinop’tan hayali bir çizginin geçtiğini varsayacak olursak, batıda kalan kısmın (Trakya da dâhil edilebilir) ”Zeybek Coğrafyası” içerisinde gösterilmesi yadsınmamalıdır.

Genel şekliyle örneklediğimiz coğrafya içinde elbette ki zeybek eylemlerine rastlamak mümkün olmayabilir, lâkin adını ettiğimiz Zeybek Coğrafyası’nın daha çok kültürel değer taşıdığı unutulmamalıdır.

Ayrıca bu coğrafyaya, nüfus mübadelesi yıllarından sonra ((Yay. haz.) Sina Akşin; Yakınçağ Türkiye Tarihi, Milliyet Yayınları, 2005, sayfa: 112–113) Balkanlar ve Yunanistan da eklenebilmektedir. Çünkü çok uzun yıllar boyunca Batı Anadolu’da yaşayan Rumların, nüfus değişimiyle terk ettikleri topraklarda oluşan bir kültürün eserlerinden etkilenmeyerek, tüm bu eserlerden vazgeçmeleri akla yatkın değildir.